23 Haziran 2011 Perşembe

ON AIR

Dün gece sevgili Erkin'le canlı yayında Hilal Ergenekon'a konuk olduk.. Çok keyifli bir 50 dakika geçirdik. Yemek fotoğrafçılığının dününü, bugününü ve yarınını konuştuk. Olmazsa olmazlarını anlattık. Bizim çektiğimiz dondurmaların dondurma değil, maket olduğundan bahsettik hala duymayan kaldıysa diyerek.. Hilal Ergenekon'un stüdyo dekorunu yakından gördük, hatta dekora konu olduk kendi fotoğraflarımızla ve çektiğimiz fotoğraflarla. Ve ben bir kere daha hiperaktif olduğuma karar verdim. Annemin çocukluğumla ilgili ne kadar uslu olduğuma dair hikayelerini anımsadım ve bir kez daha bana rakı ya da pasiflora gibi bir sedatif içirdiklerinden şüphelendim. 5.dakikada ilgim programdan başka her yere kaydı.. Hilal Ergenekon'a ben sorular sormamak için zor dayandım.. Bu arada 'bu elbiseyi giyince nasıl oturulur?' sorusunu düşünmeden yanıma alıp çıktığım elbise ve derin yırtmacı bana zor anlar yaşattı. 'Tanınmış fotoğrafçı Füsun Gümeli canlı yayında frikik verdi' şeklinde bomba bir habere sebebiyet vermemek için bir elimle sürekli yırtmacımı zaptetmeye çalışmak zorunda kaldım. Diğer taraftan kötü yemek fotoğrafı kullanmanın büyük firmalar adına ne kadar nahoş bir durum olduğunun bir kere daha altını çizdik. 50 dakika boyunca 'yemek yemek' diye konuştuktan sonra tam cebimdeki GDO'lu tohumları ve İsrail bayrağını çıkarıp stüdyonun ortasında yakmaya hazırlanıyordum ki, Hilal gözümdeki parıltıdan birşey yapacağımı anlamış olmalı, apar topar programı bitirdi. ''Hay aksi, neyse bir dahaki sefere artık'' dedim. Bir canlı yayın maceram da böyle sonlanmış oldu. Seviyorum canlı yayınları. ;)

9 Haziran 2011 Perşembe

SOFRA-BLOG YAZARLARI BULUŞMASI

Bu yaza damgasını halihazırda vurmuş olan, gelenlerin gelemeyenlere anlatacağı, büyük buluşma bugün SOFRA dergisinin evsahipliğinde gerçekleşmiş bulunuyor.. Duymayan kalmasın, blog yazarları ve Sofra dergisi çalışanları Suadiye'deki Zamane Kahvesi'nde toplandık.. Zamane Kahvesi'nin nerede olduğunu biliyordum ama itiraf etmeliyim ki, yoldan azıcık içerde kalan bu kahvenin neye benzediği hakkında hiçbir fikrim yoktu.. Kendisi ile ilgi ve alakam Bağdat Caddesinden arabayla geçerken görüp 'Buraya da gelmeli bi ara..' demekten öteye geçmemişti, ta ki bu sabaha kadar..
Yukarıda gördüğünüz gibi, Zamane Kahvesi'nde eski kahve konseptinin zamana uydurulmuş haliyle karşılaşıyorsunuz. Beyaz, mavi, kırmızı dekorasyonu Akdenizi çağrıştırıyor ve renkli camlarından süzülen ışık içinizi ısıtıyor..
Neyse, ben yine buluşmamıza döneyim.. Kapıda, sevgili Nazan ve Sofra kızları tarafından karşılandı konuklar ve herkesin yakasına bir yaka kartı iliştirildi. Sevgili arkadaşlarım sağolsunlar bana 2 kart hazırlamışlar; Sofra çalışanı ve blog yazarı olarak.. Özgürlükçü bir yaklaşımla, 'kendisi seçsin, dedik' dedi Nazan.. Bir müddet kararsız kaldım, Neşeli Günler filmindeki Şener Şen misali, 'Ben hem kız, hem de erkek tarafıyım' dedim ama sonra blogger kimliğimi seçmeyi uygun gördüm. 
Öncelikli olarak, buluşmanın resmi akışı ile ilgili bilgi vermek istiyorum.. Önce kahvaltı ettik. Kahvaltı dört dörtlüktü, herşey çok lezzetliydi..  Beni can evimden vuran ürünlerini burada detaylı olarak anlatmak  isterim; ev yapımı fıstık ve de fındık ezmeleri tek kelimeyle muhteşemdi ve kalbimi çaldılar.  Ayrıca kendi mamulleri olan, katkısız reçelleri ile kalbimi 2. kez çalmayı başardılar.
Zamane Kahvesi damaklarımızı şenlendirmekle yetinmeyip aşağıdaki karede görüldüğü üzere ruhumuzu da okşamayı başardı. Ben bu noktada, olayı kendime çevirmek istiyorum. Diğer blog yazarı arkadaşlarımın aksine, ben çok şükür, elimi kolumu sallayarak gittim buluşmaya. Ama ne yapabilirim? Mesleki deformasyon, birçok fotoğrafçı gibi, iş dışında yanımda fotoğraf makinesi taşımayı sevmiyorum. Aşağıdaki çay fotoğrafını ve biraz daha aşağıda yayınlayacağım Eskişehir helvasını cep telefonu ile çektim...
Neyse.. Lafı fazla uzatmayayım, kahvaltının ardından mini yemek ve yemek fotoğrafçılığı workshoplarını izleyip 2deki toplantıma yetişmek üzere 2'ye çeyrek kala koşarak mekanı terkettim.. Alt kattaki karşılama masası, bu kez uğurlama masasına dönmüştü ve masanın üzeri davetlilere verilecek hediye paketleri ile doluydu.. Hediye paketimizden ne mi çıktı? Çok güzel bir mmm.sofra.com.tr önlüğü ve Zamane Kahvesi için özel olarak kutulanmış, leziz Pelit makaronlar tabii ki de..
Gelelim buluşmanın bomba haberlerine... Birçoğunuz biliyordu belki ama Devletşah'ın bebek beklediğinden ben bihaberdim.. Yoğunluktan, bloğuma yazacak fırsat bulamadığım gibi, başka blogları da gönlümce dolaşacak vaktim olmadı son aylarda.. Ancak iki arada, bi derede göz gezdirebiliyordum .. Görmemişim ve duymamışım. Görünce koca bir çığlık attım sevinçten.. Devletşah zaten çok güzeldi, daha da güzelleşmiş.. Ve annelik çökmüş üzerine.. Çook şeker olmuş.. Daha fazla anlatmayacağım, 'Nazar değmesin' diyerek kapatacağım bu konuyu.. 
Bir diğer haber, Miss Çilek çalışmalarından dolayı çok özel bir ödülle ödüllendirilmiş.. Bana anlattı detayını ama ben burada kesiyorum ve daha geniş içerikli haberlerini kendisinden bekliyoruz.
Başkaa, başka  ne vardı? Armutun Sapı bloğunun sahibi Hilal Hanım, minik oğluyla gelmişti buluşmaya.. Annesinin kucağından kaçıp yerlerde emekleyip etraftaki blogger kızlara çapkın çapkın gülümseyerek geniş bir hayran kitlesi edinen yakışıklımız, etkinlik bitmeden uyuyakaldı.
Ve de günün 'zamanla yarışma ödülünü', organizasyon davetiyesini dün gece 23.00de gören, gece 01.00 trenine yetişen ve sabah çok enerjik şekilde kahvaltıya iştirak eden, tüm bunları yaparken de, bize Eskişehir'in meşhur met helvasından getirmeyi ihmal etmeyen Eskişehirli blog yazarı arkadaşımıza veriyorum.. Takdir edilesi bir performans sergiledi kendisi.. Ama o kadar hızlı hareket ediyordu ki, konuşurken hafızama adını ve blog adını  kazıdığımı sandımsa da, hafızam onun rüzgarı ile savrulmuş gitmiş. Bu satırlarımı okursanız gösterin kendinizi lütfen :) Helva için tekrar teşekkürler..

Ve yazımı noktalamadan önce, bu güzel organizasyon için başta sevgili Esra ve Nazan olmak üzere tüm Sofra ekibine takdir ve teşekkürlerimi sunmayı ve bu mutlu günde bizi gül yüzünden 'yine' mahrum bırakan görsel yönetmenimiz Ayşe Yazıcı'ya teessüf etmeyi bir borç bilirim..
Ayşe Abla, bir dahaki blogger toplantısına gel, gel Ayşe Abla gel ;))

5 Mart 2011 Cumartesi

YURDUM İNSANI...

 Boyamam gereken bir malzeme var, dün gittim bir yapı-marketten bir adet sprey boya aldım. Bugün bir güzel hazırlandım, boya yapacağım diyerek, sprey boyayı elime aldım, salladım salladım, yettiğine ikna olunca korumalı kapağını açtım, bir de ne göreyim, sprey boyanın spreyi yok.. Ne yaparsınız bu durumda, aldığınız markete gider bir diğeri ile değiştirirsiniz.. Tabii ki onu yapacağım.. Ama ben, bilinçli tüketici ben, önce kutunun üzerindeki numarayı aradım, niyetim 'müşteri hizmetleri yetkilisi' ile görüşmek, şuursuz ben.. :) Telefonu bir adam açtı, 'müşteri hizmetleri' dedim, 'benle görüşeceen' dedi.. 'Olur tabi' dedim, anlatmaya başladım, 'sizin ürünlerden sprey boya var ya, onun üzerine basılınca.. ' diye anlatmaya çalışırken snobluğum mu tuttu ne 'vaporizötürü yok bu boyanın' deyiverdim.. Karşımdaki amca da bir afallayıp fakat hemen toparlayıp '..ha barnaanla basıcaan yeri diyon' dedi, 'kolayı var, git değiştir' dedi, bizi niye aradın ki gibilerinden.. Dedim ya şuursuz ben, daha iyi hizmet vermek isteyeceklerini düşünerek haberdar ediyorum hatalarından, kimin umrunda, git değiştir.. değiştir, boya, sus..

4 Mart 2011 Cuma

PATATES PATATES OLALI....

Bu ayki House Beautiful'a patatesli tarifler çektik.. Keyifli bir çalışmaydı, fotoğraflardan da belli oluyor sanırım. Tarifler de ilginizi çekebilir.. Neler var, sayayım; Patates Çorbası, Patatesli Biberiyeli Focaccia, Kremalı Patates Gratin, Kerevizli Patates Püresi, Fiskalı Kumpir..
Editörümüz de şöyle güzel bir not düşmüş bir kenara 'PATATES YEMEKTEN KORKMAYIN! ZİRA BU YAĞ FAKİRİ SEBZE, C VİTAMİNİ VE POTASYUM AÇISINDAN SANDIĞINIZDAN ÇOK DAHA CÖMERT..' Ben patates çorbası pişirmeye gidiyorum şimdi..

25 Şubat 2011 Cuma

SÖZ YEMEK DE YAPACAĞIM, AMA..

Bloğumu takibediyorsanız ya da ara sıra göz atıyorsanız ne kadar meşgul olduğumu duymuşsunuzdur.. İşim çok değilse de yazasım olmadığından kalem oynatmayabiliyorum, o ayrı bir mevzu.. Bu hafta gerçekten çok yoğun geçti, kafamı kaşıyacak fırsat bulamadım. Yazacak da bir sürü konu var.. Ama günlerden cuma olduğunu görünce, yine bir restoran önermekten kendimi alamayacağım. Haftaiçi bir arkadaşımla Nişantaşı'nda buluştuk, 'nereye gidelim, oraya mı, buraya mı?' derken kendimizi Delicatessen'de bulduk. Çok ferah bir atmosfer, girişte muhtelif organik gıda satılıyor. Neyse, vakit henüz erken öğle saati olmasına rağmen 2li masaların tamamı dolmuştu, alt kata inmeyi de gönlümüz çekmeyince orta yerdeki büyük masanın bir başına ilişiverdik. Oturur oturmaz da muhabbete koyulduk.. Muhabbetin nefes aldığımız aralıklarında cevval servis elemanı siparişlerimizi aldı, göz açıp kapayıncaya dek de tabaklarımız önümüzdeydi.. Ben mutlu-mesut tabağımdan lokmaları mideye indirirken arkadaşım 'tatsız mı, bana mı öyle geliyor?' dedi... O an farkettim, memnuniyetimin ana sebebi buydu, herşey kendi tadındaydı, somon somon tadında, ıspanak ıspanak tadında.. Son zamanlarda, daha önce yazdım mı şu an hatırlamadım, basit lezzetler çok hoşuma gidiyor.. Eskiden yemek pişirirken bir sürü şeyi karıştırmaktan mutlu olurdum, şimdiyse yediğim şeyin tadını almak istiyorum. Neyse, sonuç olarak Delicatessen böyle bir yer, yolunuz düşerse tavsiye ederim..
Esas beni eğlendiren kısmına geleceğim; Delicatessen'e gitmek bana yaklaşık 20 sene önce izlediğim aynı isimli post-apokaliptik sürrealist kara komediyi hatırlattı ve zihnimde filmden absürd sahneler dönüp duruyor.. Tam olarak konunun ne olduğunu söyleyemeyeceğiniz, birbirinden bağımsız gibi görünen birçok olayın olduğu yine de herşeyin eşsiz bir bütünlük hissiyle birleştiği, zamanın ve mekanın belirsizliğinin içine kör dalış yaparken insan ruhunun en nevrotik yönlerinden tramplen yapıp sizi yukarı fırlatan takıntılı bir filmdi Delicatessen.. Şimdi 'ilk fırsatta dvd'si buluna ve izlene' oldum..
Güzel bir haftasonu geçirmeniz dileğiyle..

19 Şubat 2011 Cumartesi

SUSHI SUSHIMI

Bugün günlerden cumartesi, gezme-tozma modunda olanlar için bir  öneride bulunacağım. Fransız konsolosluğunun arkasındaki minik, minnacık japon restoranı Cafe Bunka. Atmosfer son derece Japon, arzu ederseniz yer sofrasında bile oturabiliyorsunuz. Japon kızlar hizmet ediyor, 'Hoşgeldiniz' diyorlar size, benim gibi yasemin çayı içmek isteyenlerin siparişini alırken '1 çin çayı' diye not alıyorlar, benim gibi duyarsızsanız o an idrak etmiyorsunuz kabalık ettiğinizi. Kabalık mı ettim düşüncesi, beraber gittiğim arkadaşlarımdan uzun süre Japonya'da yaşamış olan bir tanesi, oraya ait izlenimlerini anlatmaya başlayınca kafama dank ediyor. Mesela Japonya'da herhangi birşey için 'hayır' cevabı vermek büyük kabalıkmış. O esnada gözümün önüne çocukken izlediğim Richard Chamberlain'ın Toshiro Mifune ile başrolleri paylaştığı yabancı dizide sürekli havada asılı kalan ve de cevaplanmayan sorular geldi.. Richard Chamberlain soruyor; 'Bilmem ne bilmem ne mi Yokoshima?' Yokoshima bakıyor, arkasını dönüp gidiyor.. Adam için büyük bir kaale alınmama ve terkedilme travması oluşuyor o anda.. Ve çocuksun, bunları izliyorsun.. Neyse.. Sonra, mesela birşeye ihtiyacın var, asla direkt sorulmazmış.. 'Benim şu konuda yardıma ihtiyacım var' diye ortaya söylermişsin, biri sana yardımcı olmak isterse teklif edermiş zaten.. Arkadaşım, 'Siz Türklerde de var bu özellik' dedi... 'Aman ne şahane' dedim.. Ben şahsen kurtulmaya çalışıyorum bu özelliğimden.. Gene restorana dönelim, ben sushi sevmem, normalde pirinç lapasıyla çiğ balık yemiyorum. Dolayısıyle sushi benim için cazip birşey değil. Ama herşey yediğim gibi sushi de yerim.. Sushi'yle elektriğim buyken öyle ortalama bir sushi yemekten hoşlanmadığımı eklemeliyim.. Madem sushi yiyeceğim, adam gibi olmalı. İşte bu küçük restoran öyle bir yer.. Bu da, sipariş verdiğim için utandığım Çin çayı.. Ama gördüğünüz gibi, çay değdiği yeri ışığıyla aydınlatıyor :)

18 Şubat 2011 Cuma

NİŞANTAŞI'NDA DİLİM PİZZA

Bugün uzun uzun yazacak vaktim yok.. Dolayısıyla reklam yapma eğilimindeyim. Ama bilin ki, ben boşa reklam yapmam. Nişantaşı'nda ya da civarında yaşayanlar Şemsa'nın Kantin'ini bilirler.. Parmak yedirten lezzetler vardır Kantin'de. Yaklaşık 2 senedir de alt katında Dükkan diye bir yeri var Şemsa'nın.. Seç, beğen, sardır, götür şeklinde bir yer.. Neler var, hatırladığım kadarıyla sayayım; kek, börek, ekmek, çok lezzetli zeytinler, kiş, kurabiye, evde yapmaya üşenenler için tavuksuyu, etsuyu ve şimdi de İtalyan usulü dilim pizza.. Ben deneme sürümü olarak yapılmış kıymalı, domateslisinden yedim, çok başarılıydı.. Adres mi? Çok kolay Akkavak sokakta, hani şu Zeki Triko'nun olduğu meydana çıkan sokak.. Hadi afiyet bal şeker olsun..